10 Ağustos 2015 Pazartesi

Bir Litre Gözyaşı


Yaklaşık bir ay önce iki kişiyle tanıştım. Onları size nasıl anlatacağımı inanın bilmiyorum. En basitinden 'Kelimeler yetmez anlatmaya' klişesini kullanabilirim fakat yaşadığım sadece kelime yetersizliği değil. Kelimelerle olacak iş değil çünkü. Yalnızca hissedebiliyorum ve hislerimi karşımdakine aktarmakta güçlük çekiyorum. Birazdan da göreceğiniz gibi eveleyip geveliyorum. İçimden geçenleri aklımda harmanlayamıyorum. Nasıl desem; beyinle alakası olmayan bir yerimiz var ağladığımız veya güldüğümüz kısım. Neresi olduğunu bilmiyorum ama oradan düşündüğüm şeyleri akıl yoluyla bir kalıba koyamıyorum. Çok tuhaf bir his anlayamadığım gibi anlatamıyorum da.
Bir aydır sizlerle en güzel şekilde tanıştırmak istediğim ikiliden biriyle bilgisayar ekranından tanıştım. Adı Aya. Bir Litre Gözyaşı serisinden Aya.

Bir Litre Gözyaşı(One Liter Of Tears) 2005 yapımı 11 bölümlük bir dizi serisi. İzlemek konusunda bayağı geç kaldığımın farkındayım ama iyi ki 18 yaşımdayken izlemişim. İyi ki izlemişim. İyi ki iyi ki, bir sürü iyi kiler.
Dizi Aya'nın yaşantısından alınmış. Her bölüm sonunda yukarıda gördüğünüz gibi gerçek Aya'nın fotoğraf kareleri gösterildi. Bu fotoğraflar bas bas 'İzlediklerin gerçek seni zavallı' diye bağırdı. Ama bana göre filmi gerçek yapan Aya'nın fotoğrafları değil yazdıklarıydı.
O hayatının en renkli günlerinde kendi gerçeğiyle tanışan mükemmel bir kız. Onun gerçeği Omurilik Soğanı Dejenerasyonu hastalığı. Bu hastalığı hiç duymadınız değil mi?
Bizim adını dahi bilmediğimiz bu hastalık onun hayatını değiştirdi...

'Bir Litre Gözyaşı' adına yakışanı yaparak ilk bölümünden son bölümüne kadar ağlattı. Yüzüm hep ıslaktı. Sadece yüzüm mü? Tişörtum bile sırılsıklam olmuştu.
Eğer dram sever biriysen sevgili okur bu diziyi izlemelisin. Gerçi dram diyerek basitleştirmek istemiyorum. Aya gerçek.

Spoiler vermemek amacıyla yazamadıklarım için çok üzgünüm. Bir Litre Gözyaşı'nı sahipleniyorum ve her repliğinden ders çıkarmak için defalarca kez izlemeyi düşünüyorum. Oyunculukların şahaneliğine değinmeyeceğim bile. Japonlar hakikaten işi biliyor. 

Şimdi sıra tanıştığım ikinci kişiden bahsetmeye geldi. Bu defa kokusunu aldığım hatta öptüğüm biri. Adı Ali.

Teyzemi ziyarete gitmiştim sevgili okur. Bayağı kalabalıktık. Balkonda bir sandalyeye oturmuş akrabalarımın anlamadığım muhabbetlerine katılmak yerine manzarayı seyrediyordum. Her zamankinden farklı olarak elinde poğaçalarla tanımadığım bir abla geldi balkona. Aslında tanımam gereken ama tanımadığım bir akrabamdı. Uzun mavi bir elbisesi giyiyordu. Saçlarını aşağıdan topuz yapmıştı. Gözlüklüydü. Çok güzel değildi ama müthiş bir gülümsemeye sahipti.
                                                                                          
Hep birlikte çay içtik-Ben su içtim çay sevmiyorum-. Ayşe ablanın en az peynirli poğaçaları kadar lezzetli ve tatlılık patlaması yaşayan oğlu Arda'nın peşinde koşup durdum. Arda'yı ısırsam yutabilirdim ama hiç pas vermedi bana.

Klasik teyze muhabbetleri yapılırken konuşan kişiye onu dinliyormuş gibi bakışlar atıp durdum ama dinlemedim. Bir ara üniversite konularına girildi. Kim ne kazanmış? X kişi nereyi kazandı biliyor musun? Falan filan…
Tam o sırada arkadaşım aradı. Zamanlaması mükemmel süper kahramanım imdadıma nasıl da  yetişmişti. Hemen odaya geçip uzunca bir telefon görüşmesi yaptım. Tekrar oturma odasına döndüğümde Ayşe ablanın kucağında kıpırdanıp duran Arda'nın tıpa tıp aynısı başka bir Arda daha olduğunu fark ettim. Aslında Arda önümden koşarak geçene kadar onun Arda olduğunu sanmıştım ama ikiz kardeşi Ali'ydi. Annesinin kucağında uyku sersemi bir şekilde kıpırdanıyordu. Kafasını gerisine atmış tavana bakarak ağlamakla homurdanmak arasında kalmış anlamlandıramadığım sesler çıkarıyordu. Uykulu olduğunu düşündüm. Zaten Ayşe abla 'Uykusunu alamamış mı benim yakışıklım?' diyerek Ali'nin başını okşuyordu. İkizler acayip yakışıklıydı. Hemen ikisinden birini ayartıp kollarını öpmeliydim. Nasıl olsa çocukların sevebileceği ablalardandım.

Balkon denizliğine oturdum. Ayşe abla da benim peşimden kucağında Ali'siyle sol önümdeki sandalyeye geçti ve Ali'nin kulağına bir cihaz taktı. Cihaz takan herkes sağır değildir diye düşündüm. Çünkü annesi onunla konuşurken Ali onu duyuyor gibiydi.
Ayşe abla 'Cihazı taktığım için çok kızgın' dedi gülümseyerek. Cidden kızgındı. O ağlamakla huysuzluk karışımı sesine bu defa sinir de eklenmişti. Annesi Iphone’sini ona uzattı ve kulağındaki cihazı çıkardı. Ali’nin keyfi yerine gelmişti. İnsanları duymak istemiyor gibiydi. Evet kesinlikle istemiyordu. Yere uzanıp Youtube’den çizgi film videoları izlemeye başladı. Youtube önerdikçe öneriyordu o da beğendiklerine sevimli bir heyecanla tıklıyordu. Gülümsemesinden masumiyet ve samimiyet fışkırıyordu. Farklıydı. Boynunu dik tutamıyordu, elleri ve ayakları da olması gerektiğinden biraz daha gergin ve çarpıktı. Emeklerken boynu ya sağına ya da soluna düşüyordu.
Ben içten içe Ali'nin hiperaktif bir çocuk olduğu konusunda ısrarcı davranıyordum ama Aya ile benzerliği gözle görülür bir gerçekti. Ali'nin doğuştan gelen bir problemi vardı ve sanırım bu problem Aya gibi omuriliğiyle alakalıydı. Ama normal bir çocuktu. Telefonu kullanışı profesyoneldi ve söylenilen şeyleri anlıyordu. Sağır değildi az duyuyordu. Koltuktan koltuğa atlıyor oradan oraya emekliyordu. Onu izlemek istedim. Ama Ayşe ablanın ona acıdığımı düşünmesini istemediğim için bakmamaya çalıştım. Acımıyordum.
Bir ara Ali babaannesine mandallardan yaptığı şeyi göstermek için teyzelerin bulunduğu odaya geçtiğinde ortama yeni katılan bir teyze: 'Ah yavruuum!' dedi sonra teyzeler peşi sıra 'Allah şifa versin' gibi şeyler söylediler. Ali'ye acımışlardı. Hatta bazılarının gözleri de doldu. O sırada Ali’nin babası da o ortamdaydı. Keyfinin kaçtığını hissettim. Aslında kaçmış gibi de değildi de alışmış gibiydi. Alıştığı bu şeyden nefret ediyor gibiydi. Asla yerinde bir empati kuramam fakat o an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü.
Çünkü Ali acınacak bir çocuk değildi. Zor bir hayat yaşıyordu ama başarıyordu. Elinden geldiğince çocuktu. Diğer çocuklara hiç katılmadı ama umursamıyordu da. Kendi dünyasında kimseyi istemiyor gibiydi. Asla birinin onun için gözyaşı dökmesine ihtiyacı yoktu. Bana sorarsanız insanların engellerine karşı sergilenen bu tutum onların hayatını daha da güçleştiriyor. Evet zor bir hayat yaşıyorlar fakat bu onlara bahşedilmiş yaşantı ve bizim anlamamıza imkan yok.
Büyüdüğü zaman yani her şeyin farkına vardığında o teyzelerden yüzlercesiyle karşılaşmak zorunda olan Ali’ye bolca sabır diliyorum. Onu yaşaması olduğundan daha güç bir hayat bekliyor…

Bazen çıkmaza giriyorum sevgili okur. ‘Neden Ali?’ Diyorum. ‘Neden ben saçma sapan sıkıntıları büyütüp engelim haline getiriyorken, Ali gerçekten bir engelin üstesinden gelmeye çalışıyor?’. Sonra Takdiri ilahi diyorum.  Kader diyorum… Ondan sonrasını da benim kafam almıyor zaten.

Kırıntı gelmiş geçmiş en uzun yazısını yazmış oldu. Buraya kadar geldin mi bilemiyorum ama eğer geldiysen görüşlerini bekliyor olacağım.

Şükür dolu hayatlarımız olur inşallah, sağlıcakla kal.

8 yorum:

  1. Geldim oraya kadar..
    Ne kadar güzel içten dile getirmişsin duygulanmadan tamamlayamadım yazıyı.
    Acınması en kötü şey olsa gerek ve de bunun bir şekilde karşıya iletilmesi. Çoğumuz kendi başımıza bir şey gelmeyeceğini düşünerek yaşayıp gidiyoruz. Onları hiç anlamaya çalışmıyoruz. Oysa normal davransak her bireye yaklaştığımız gibi yaklaşsak herkes için en iyisi olmaz mıydı. Dediğin gibi en küçük sıkıntıları dağ yapıyorken utanıyorum kendimden.
    Bu yazıyı okuyunca şükür için ne kadar çok sebebim olduğunu bir kere daha fark ettim. Eline, güzel yüreğine sağlık :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hoş geldin. Güzel yorumun için çok teşekkür ederim :)
      Şöyle bir düşününce: Acıma dolu bakışlar onlar için en kötü şey olabilir mi? İnsanların bakışlarını umursamayacak kadar zor bir hayat yaşıyor da olabilirler ama biz yine anlayamıyoruz işte.
      Dediğin gibi keşke normal davransak keşke farklılıklar bu denli dikkatimizi çekmese...
      Şükretmene vesile olduysam ne mutlu bana, tekrar teşekkür ederim :)

      Sil
  2. Az önce yazdıklarım gözüme o kadar önemsiz göründü ki. Utandım resmen. Başında demişsin ya nasıl anlatılır bilmiyorum diye, sen çok güzel anlatmışsın da bu kez ben ne söyleyebilirim bilmiyorum. İnsanların önündeki en büyük engel, empatiden yoksun insanlar değil mi? Çocuklara henüz eğitim hayatlarının başındayken bu öğretilmeli belki de.
    Çok etkiledi sözlerin beni ya. Bugüne kadar çok da üzerinde düşünmediğim, yakın olmadığım bir konuydu bu. Ama gerçek ve zor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hemen yazını okudum. Hakkında hayırlısı neyse yüzünü güldürür inşallah. Ve teşekkür ederim. İçimden geçenleri tam olarak yazıya dökemedim ama olduğu kadarıyla anlayıp etkilenmiş olman mutlu etti. Bencilliğimize yenik düşmeden, empati kurarak veya düşünüp fakında olarak yaşayabilen bireyler oluruz umarım.

      Sil
  3. İyiki yazmışsın bu yazıyı Kırıntı..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eyvallah Saydam, bu ne güzel bi yorum böyle :)

      Sil
  4. Tebrik mi etmek lazım seni kırıntı? Doğru bir bakış açısı ve güzel bi betimleyiş. Eğer bu algı insanın kafasında tam anlamıyla yer edebilseydi cidden hayat yaşanılır bir hal alırdı heralde. Seni ve bu müthiş bakış açını kutlarım. Uzun yazmalısın uzun ve böyle deriin :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İnanın nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim Allah razı olsun :)

      Sil

Sevgili okur,
Yorumunun hazinem olacak.